Güz mevsimi gelip, yaprakların rengi zümrütten bakırın en göz alıcı tonlarına dönmeye başladığı zaman, köylüler ambarlarını doldurup, küçük taştan evlerine çekilirlermiş. Neden mi? Çünkü güz mevsiminde Kara Fırtına, köylerin etrafını çepe çevre sarar insanlara altın gibi parlak güneşi göstermezmiş. Yoluna çıkan köylüleri de göğe doğru yükseltip, ruhlarını bedenlerinden ayırdıktan sonra, cansız vücutlarını yeryüzüne savururmuş. İşte köylülerin hayatı; hep bu şekilde kendilerini korumaya çalışmak ile geçermiş.
Yine böyle bir yaz bitiminde, köylüler tarlalarının son ürünlerini toplamaya çalışırken uzaklardan cılız bir ses işitilmiş;
“ Kaçın! “
Ses birkaç kez daha tekrarlamış
“Kaçın kaçın kaçın!”
Köylüler başlarını ağır ve isteksizce kaldırmış ve bakmışlar ki uzaklardan bir oğlan çocuğu bağırarak geliyor.
“ Kaçın kaçın ”
Çocuk yanlarına gelince sormuşlar; “ ne oluyor”
Çocuk nefes nefese;
“ Kara… Kara Fırtına…” diyebilmiş.
Bu sözler üzerine, birden bire tüm alan sessizliğe gömülmüş, hemen ardından da korku çığlıkları ile dolu bir gürültü… Herkes hızlıca evlerine yönelmiş. Kısa sürede koskoca tarlalar bomboş kalmış, tabi ki etrafta ne olup bittiğini anlamaya çalışan Küçük Kız dışında. Arazinin ortasında, yalnız başına duran Küçük Kız’ın ne annesi varmış, ne de babası; üstelik birde körmüş. Meğerse ailesi, onu kör olduğu için, iş göremez diye terk etmiş, altı yıl önce. Ondan beride, yalnız başına yemek aramak ile geçiriyormuş günlerini. Küçük Kız; şaşkınlık içerisinde elleri ile etrafı yoklarken, çıplak ayaklarında nemli toprağın sarsıldığını hissetmiş. Minik kalbi heyecan ile çarpmaya başlamış. Sonra uzaklardan büyük ve korkunç bir gürültü yükselmiş. Ne olabilirmiş ki yeri titretecek kadar güçlü, göğü inletecek kadar korkunç olan. Küçük Kız her şeye rağmen beklemiş. Belki merakından, belki de kendinde hareket edecek cesareti bulamamsından. Nedeni ne olursa olsun yılmamış sabır ile durmuş koca arazinin ortasında. Etrafı yavaşça kara bir sis bulutu sarmış ve sesler gittikçe artmış. Çok kısa bir süre içerisinde köylülerin kalbine tüm bu korkuları salan yaratık gelmiş, gölgeden bedeni, kordan gözleri ve külden kalbi ile orada, kızın tam karşısındaymış.
Küçük Kız, bir şeylerin yaklaştığını fark edince su kadar berrak sesi ile sormuş;
“ Sen kimsin? “
Hiç ses gelmemesi üzerine sorusunu yinelemiş;
“ Sen kimsin? “
Kara Fırtına Küçük Kız’ın onula bu denli rahat konuştuğunu görünce sinirlenmiş. Nice köylerin en baba yiğit delikanlıları bile kendi adını duyunca tir tir titrerken, bu Küçük Kız nasıl olurda karşısında korkusuzca duruyormuş. Yinede hiç bir şey yapmamış.
Küçük Kız sorularına cevap alamayınca, kendi yanıtını kendi bulmaya karar vermiş. İleriye doğru üç kısa adım atmış ve açlıktan derisi kemiğine yapışmış elini öne doğru uzatmış, fakat eli Kara Fırtına’nın gölgeden vücudunun içinden geçip gitmiş, kir ve pislikten kararmış olan avucuna hiçbir şey değmemiş. Demek ki karşısında kimse yokmuş; demek ki yine kendi kendine hayaller görüyormuş. Küçük Kız tam arkasını dönüp gidecekken Kara Fırtına bir kez daha bağırmış, ama bu seferki acı ve yalvarış doluymuş. Sanki ‘Gitme’ der gibi. Kıza bir annenin şefkat dolu bakışları ile bakmış. Onun kordan gözlerinde anlaşılması güç bir sevgi varmış.
Ama kız bütün bunların hiçbirini fark etmemiş. Kara Fırtına’nın ise o anda düşündüğü tek şey gitmesini bir şekilde engellemekmiş. Çünkü Küçük Kız’ın boşluğa uzanan eli onun külden kalbine değmiş ve ilk defa yüreğinin varlığını hissetmiş. Hiç düşünmeden kızı alıp külden kalbine sokmuş ve sonra göğe doğru yükselmiş pamuk şekerden bulutları aşmış mas mavi gökyüzünü geçmiş. En sonunda dayanamayıp kordan gözlerinden yaşlar süzülmüş, tüm o yaptıkları, yıllarca insanlara çektirdikleri için gerçekten çok üzgünmüş. En sonunda dayanamamış kaçmış. Küçük Kız ile beraber gözlerden kaybolmuş. Ondan geriye ise sadece ateşten nefreti ve külden kalbi kalmış. İkisinin önünde ise cennetten bir parça, mutluluklar ile dolu bir yol varmış.