Berivan Ana, iş görmekten nasır tutmuş elleriyle bağrına bastırdığı mektubu, bir an evvel okutma telaşıyla küçük kızı Kiraz’a seslendi. Genç kız, anasının eline tutuşturduğu mektubu, iki göz odalı, çatısız, kapısız, ev demeye şahit isteyen bu kerpiç yığınının içindeki, saman ve iki çaputtan oluşturdukları döşeğin üzerinde çabucak açıverdi. Mektup Şeref’tendi…
Şeref, İstanbul’a gideli henüz iki ay olmuştu ama Berivan Ana’nın yüreğine biricik oğlunun hasreti ağır gelmişti. Ayvalar henüz çiçek açmıştı, köyün imamı minik bebeğin kulağına ezan ile beraber adını fısıldarken. Yedi kızın ardından oğlan doğurmanın gururuyla ismini Şeref koymuşlardı. Hüseyin Efendi, kendinden sonra soyunu sürdürecek minik bebeğin parmaklarına dokunurken, başarmanın mutluluğunu, oğul sahibi olmanın olanca sevincini vücudunun tüm hücrelerinde hissetmişti. Bir boğaz daha eklenmişti hanelerine, ama yine de halinden son derece memnundu. Daha çok çalışması, hiçbir şeyden mahrum bırakmaması gerekiyordu, her şeyden yoksun çocuklarını. Güneşin gücünü olanca kuvvetiyle hissettirdiği bir yaz günü, çığ gibi düşmüştü kara haber ocaklarına. Irgat olarak gittiği komşu şehirden, Hüseyin Efendi’nin eski bir battaniyeye sarılı vücudunu, getirip bırakmışlardı Berivan’ın ayaklarının dibine. O zamandan bu yana, sekiz çocukla hayata karşı bir başına kalmış, gülen kara gözlerinin feri sönmüştü, genç kadının. Kara kuru, çelimsiz Şeref’ini de ilkokul üçüncü sınıftayken, babasının ölümü nedeniyle okuldan çekip almış, doğum tarihini bile bilmeyen bu yaşsız çocuğun omuzlarına hayatın tüm ağırlığı da böylece yüklenivermişti. Şeref’in iki ablası henüz on yedilerindeyken evlenmişler, geri kalan ev halkı ise yaşamda kalabilme mücadelesine girmişlerdi.
Güney Doğu Anadolu’nun sınıra yakın, Gare Dağı eteklerinde kuruluydu düzenleri. Neredeyse devletin unuttuğu, medeniyet hizmetlerinin kapılarını çalmadığı, on haneli bu köydeki insanların hayatları çok dar, umutları ise çok genişti. Çoğunun yaşamdan yakınmalarının nedeni karşılaştıkları zorlukların büyüklüğü değil, mücadele edecek güçlerinin azlığıydı. Şeref, tam da çarelerin tükendiği, pes ettiği bir dönemde, İstanbul’da bir okulda temizlik görevlisi olarak çalışan, kendinden dört yaş büyük amcaoğlundan bir mektup ve mektuba iliştirilmiş biraz para almış, İstanbul’a çağrılmıştı.
Bu koca şehre adım attığında her şeyin düzeleceğine, refaha çıkacaklarına dair umut filizleri vardı yüreğinde. Otogarda amcaoğluyla buluşmuş, şehrin pek de içinde olmayan, sac ve tahtalarla yapılmış bir barakaya yerleşmişti. İçinde filizlenen iyi duygular, daha bir kaç gün bile olmadan soluvermişti, Şeref’in. İş için çaldığı kapılar, ya azarlanarak veya eline birkaç kuruş tutuşturulup, dilenci muamelesi görerek suratına kapatılıyordu. Oysaki anası onu bu büyük şehre uğurlarken, “Bir baltaya sap olasın, çocuk!’’ demişti.
Zaman çabuk geçiyor, günler günleri kovalıyordu. Sokaklarda tanıştığı, kendi yaşlarında bir çocuk çöplerden kâğıt atıkları toplamasını, sonra da satmasını öğretmişti. Bu sayede karnını doyuracak katık almayı başarmıştı, çocuk adam.
Şeref, büyük şehir ve insanlarını, hiç kendi memleketine ve insanlarına benzetemiyordu. Bunca kalabalığın içinde kendini yapayalnız hissediyordu. Anasını, kardeşlerini ne kadar da özlemişti. Bir mektup yazmasını önermişti, amcaoğlu. Yazacaktı yazmasına ya, ne anlatacaktı kendine dair? Kir pas içinde, bütün gün ayakları su toplayana kadar ‘’çöplerde kâğıt mı ayıklıyorum’’, diyecekti? Oysaki amcaoğlu, İstanbul’un düzensiz düzenine ne çabuk da ayak uyduruvermişti. Yengeme ‘’Geri dönüşüm uzmanı oldum, fiyakam yerinde deyiver.’’ diye söylerken, bir o kadar rahat ve tuzu kuru görünüyordu.
Önündeki beyaz kâğıda, çöpten bulduğu ve daha önce yazıp yazmadığını denemiş olduğu bir tükenmez kalemle, mektup yazmaya başladı, Şeref. Her şeyi anlatabilmek, eğer zayıfsan ‘’hayat, her yerde aynı hayat’’ diye haykırabilmek isterdi yazdıklarıyla. Fakat o, evinin eriydi ve üstlendiği sorumluluk buna izin vermiyordu. Bin bir ümitle, kahraman gibi uğurlanmıştı köyünden. Yazacaklarını itinayla düşünüyor, işin içinden çıkmakta zorlanıyordu. Kaleminden dökülenlerle, kalbinin sesi sanki düello yapıyordu gecenin karanlığında. İçinden bir şeylerin koptuğunu, yüreğinin yenik düştüğünü hissederken, biraz daha şehirli hissediyordu kendini.
Kiraz, bozuk Türkçesi ile okumaya başladı, kardeşinin mektubunu. ‘’Ana ve kardeşlerim, selam ederim… ‘’ diyordu, mektupta Şeref. Güzel günlerin yakında olduğunu, iş bulduğunu müjdeliyordu.
Berivan Ana’nın, kocasının ölümünden beri ağlamayı unutmuş gözlerinden, iki damla yaş, tüm sıcaklığıyla aktı göğsüne doğru. Gülmeyi unutmuş, pas tutmuş kasları dudaklarını ince bir çizgi halinde iki yana kaydırıvermişti. Kiraz, kardeşinin geri dönüşüm uzmanı diye- ne olduğunu pek de bilmediği- bir meslek edindiğinden bahsederken, anasının bu denli heyecanlanmasına ilk defa tanık oluyordu.
Mutluydu Berivan Ana. Hayatın tüm çizgilerini barındırdığı yüzünde, sıcak bir gülümseme, kırılan camını naylonla kapladıkları pencereden, köyünün uzaklarına doğru bakarken, haklı bir gurur vardı nemli gözlerinin derinliklerinde. Nihayet oğlu başarmış, büyük şehre kapak atmıştı. Kurumak üzere olan bir nehir gibiyken okyanusuna ulaşabilmişti.
Kocasının ölümüyle mezarı başına diktiği, yasıyla yaşıt selvi ağacına doğru bir hışım koştu gitti umutlarını kazanan kadın. Sarıldı selvinin gövdesine, haykırdı mutluluğunu…‘’Hep istemiştin de ömrün kâfi gelmemişti, beyim… Şeref’in başardı, bir baltaya sap oldu!’’ derken, hıçkırıklara karıştı, çatallaşmış sesi. Sonra bırakıverdi yorgun vücudunu, sevgiyle kıvrıldı selvinin gölgesine, Hüseyin’inin yanına…